Hepimizin evinde, işyerinde, sokağın başındaki trafoda sessizce çalışan bir kahraman vardır: Kaçak akım rolesi. Varlığını ancak bir arıza anında, ışıklar söndüğünde ya da bir cihaz bozulduğunda hatırlarız. Görevi basittir: Giden elektrikle dönen elektrik arasındaki en ufak farkı tespit eder ve devreyi anında keser. Çünkü bilir ki, o birkaç miliamperlik “kaçak”, bir insanın hayatına mal olabilir. Sistemin bütünlüğünü korumak için gerektiğinde her şeyi durduran bu mütevazı cihaz, aslında modern uygarlığın en derin felsefi icatlarından biridir.
Bakın, şu memlekette en çok neyin eksikliğini çekiyoruz biliyor musunuz? İşte bu mütevazı cihazın, hayatın diğer alanlarındaki karşılığını. Giden sözle gelen iş arasındaki farkı ölçecek, aradaki makas açıldığında “dur” diyecek bir şeyin, bir mekanizmanın, hatta belki de bir vicdanın.
Mesela siyasete bakıyorum. Ne sözler duyuyoruz değil mi? “Millet iradesi”ymiş, “tam bağımsızlık”mış, “yerli ve milli”ymiş… Peki sonra ne oluyor? O yüksek voltajlı sözler bir yerden sisteme giriyor, ama dönüp dolaşıp gelen icraata baktığınızda arada öyle bir fark var ki, içiniz acıyor.
Hani elektrikte olsa, çoktan birileri çarpılmıştı. Ama siyasette bu farkı ölçen bir role yok. Ya da vardı da zamanla hassasiyet ayarıyla oynandı, baypas edildi, devre dışı bırakıldı. Şimdi o kaçak akım dediğimiz şey, sözle eylem arasındaki o tehlikeli fark, doğrudan toprağa inmiyor da milletin sırtına akıyor. İnsanlar yanıyor, kavruluyor, tükeniyor; ama sistem “arıza” lambasını bile yakmıyor. İşte o zaman insanın içine bir sitem çöküyor: Hani nerede bu devrenin sigortası? Neden kesmiyor kimse elektriği? Yoksa herkes mi alıştı bu çarpılmalara?
Gelelim akademiye, şu güzelim üniversitelere. Orada da başka bir kaçak var, adına ister “diploma kaçağı” deyin, ister “liyakat sızıntısı”. Bir unvan var ortada, bir de o unvanı taşıyan kişi. Ama ikisi arasındaki akım farkı öyle büyük ki, şalter atması gerekirken, nedense bir türlü atmıyor.
O kaçak, doğrudan öğrencinin geleceğine, büyük sistem olarak ta milletin geleceğine akıyor. Bir gencin hayallerine, emeğine, inancına dokunuyor ve onu içten içe eritiyor. Bir milleti sessiz sedasız, kokusuz, dumansız çürütüyor. Oysa ne güzel olurdu, bir “liyakat rolesi” olsaydı. Ama yok. Onun yerine, “sadakat köprüsü” diye bir şey kurmuşlar, akım oradan geçsin diye. O köprüden geçen akım da ne yazık ki kısa devre yaptırıyor sistemi. Dumanı yıllarca tütüyor o yangının, biz de “nereden çıktı bu duman” diye bakınıp duruyoruz. Ah, nerede o eski, sağlam tesisatlar…
Medyaya bakıyorum, içim daha da burkuluyor. Bu seferki arıza başka: Giden haberle dönen haber arasında hiç fark yok. Role devreye girmiyor, çünkü ortada fark yok. Ama asıl mesele şu: Kaçak, haberin kendisi olmuş. Hakikat, sistemin tamamen dışına, toprağa, yani şu kontrolsüz sosyal medya denilen yere kaçmış. Oradan da insanlara dokunuyor, çarpıyor, can yakıyor. Sonra da “dezenformasyon” deyip geçiyoruz.
Oysa asıl dezenformasyon, akan bunca çarpık bilgiye rağmen hâlâ “her şey yolunda” diyen o bozuk rolenin kendisi değil mi? İnsan, bir haber duyunca “acaba doğru mu” diye şüpheye düşmekten, pirelerin deve gösterilip, devlerin bir öğünlük azığı için milletin yedi nesline yetecek varlığı yok edişini maharet olarak sunuşlarına, bir köşe yazısı okuyunca “peki ya gerçek ne” diye dertlenmekten yoruldu be kardeşim. Yorulduk.
Bürokraside işler farklı değil. Orada işler en hafif tabiri ile (başımızada bir şey gelmesin diye!) ilginç. Bir imza var, bir de o imzayı atan elin sahibinin niyeti. Ama gelin görün ki, ikisi arasındaki bağ öyle bir kopmuş ki, müfettiş yazıyor, müdür onaylıyor, memur işlem yapmıyor. O imza kâğıdın üzerinde öylece durdukça ısınıyor, ısınıyor, sonunda sistemi yakıyor. Adına da “takdir yetkisi” deniyormuş. Görev zararı olarak giriyor, roleyi attırmıyor. Akraba ataması, yandaş ataması yapıyor sistem eror vermiyor. Oysa bilirsiniz, en tehlikeli elektrik kaçağı, kimsenin atmaya cesaret edemediği şalterin arkasında birikendir. O şalter atılmazsa, bir gün bütün bina yanar. Ve o yangında, hepimiz yanarız. Sadece bürokratlar değil, o imzanın gereğini bekleyen garibanlar, hakkını arayanlar, adalet bekleyenler… hepimiz.
Bütün bunları düşünürken, aslında herkesin birazda “kaçak akıl rolesi” ni iyi çalıştırdığını, şahsi sisteminin rolesini çalıştırmadığını görmemek mümkün değil. Giden sözle gelen iş arasındaki farkı her an, her yerde, kendi hayatımızda ölçmek… Ve o fark dayanılmaz bir hal aldığında, içimizdeki şalteri indirmek. “Bana ne” dememek. “Aman bulaşmayalım” dememek. Çünkü bu sessizlik, bu eylemsizlik, aslında en büyük kaçağa dönüşüyor yavaş yavaş. İçimizden bir şeyler eksiliyor, toprağa akıp gidiyor. Haberimiz bile olmuyor.
Belki de artık yapmamız gereken şey, vicdan panosunun kapağını açıp, tozlanmış rolelere bir bakmak. Hangisi devrede, hangisi baypas edilmiş, hangisinin hassasiyet ayarı bozulmuş, bir gözden geçirmek. Ve en önemlisi, kendi içimizdeki roleye güvenmeyi yeniden öğrenmek. Çünkü unutmayın, bir insan vücudu otuz miliamperlik bir kaçak akıma bile dayanamaz. Toplumlar da öyle. Adalet, hakikat ve liyakat arasındaki ufacık bir sızıntı, koca bir medeniyetin kalbini durdurabilir. Ve o kalp durduğunda, ne söylem kalır geriye, ne iktidar, ne de tamirat imkânı. Sadece derin bir sessizlik kalır. Bu sessizliği hak etmiyoruz oysa.

YORUMLAR