Gelecek Partisi Genel Başkanı Ahmet Davutoğlu, “Yarının Türkiye’si İçin” başlığıyla dört sayfalık bir açıklama yayımladı. 29 Temmuz 2026 tarihli açıklamada Türkiye’nin siyasal, hukuki, ekonomik ve kurumsal yapısına ilişkin değerlendirmelerde bulunan Davutoğlu, partisinin yetkili kurulları ve yol arkadaşlarıyla yapılan istişareler sonucunda parti siyasetinden çekilme kararı aldığını duyurdu.
Davutoğlu, açıklamasında şu ifadeleri kullandı:
“Partimizin yetkili kurulları ve Gelecek Partisi’ni bugüne taşıyan dava arkadaşlarımızla yaptığımız istişareler neticesinde, kirlenmiş siyasi iklimin bir parçası olmamak amacıyla parti siyasetinden çekilme ve Gelecek Partisi’nin siyasi faaliyetlerini sonlandırma kararı almış bulunuyoruz.”
“BU BİR TESLİMİYET KARARI DEĞİLDİR”
Kararın Türkiye’ye karşı sorumluluktan vazgeçmek anlamına gelmediğini belirten Davutoğlu, açıklamasını şöyle sürdürdü:
“Bu, bir teslimiyet kararı değildir. Bu, ahlaki bir mesafe koyma kararıdır. Bu, siyasetten vazgeçiş değil; herkese, siyaseti yeniden düşünme çağrısıdır.”
Davutoğlu, kararın Türkiye mücadelesinden çekilmek değil, ülkeye karşı sorumluluğu günlük siyasi hesapların üzerine çıkarmak anlamına geldiğini ifade etti.
PARLAMENTER SİSTEM ÇAĞRISI
Açıklamasında 2028 seçimlerine doğru Türkiye açısından iki tehlikeli senaryo gördüğünü belirten Davutoğlu, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’yle birlikte kuvvetler ayrılığı ve denge-denetim mekanizmalarının zayıfladığını savundu.
Sistemin çoğulcu demokratik hukuk düzenini kalıcı bir otoriter yapıya dönüştürme riski taşıdığını belirten Davutoğlu, sorunun herhangi bir cumhurbaşkanının şahsından bağımsız olduğunu ifade etti.
Davutoğlu, şu çağrıda bulundu:
“Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem’e geçiş Türkiye için bir tercih değil zorunluluktur.”
Gücün tek elde toplanması, Meclis’in denetim yetkisinin zayıflaması, yargı bağımsızlığının tartışmalı hâle gelmesi ve bürokrasinin kişisel sadakat üzerinden şekillenmesinin devleti kırılganlaştırdığını savundu.
İKİ SİYASİ TEHLİKEYE DİKKAT ÇEKTİ
Davutoğlu, otoriterleşmenin yanı sıra yolsuzluk, gelir adaletsizliği, yasaklar ve hukuk ihlallerinin doğuracağı öfke üzerinden rövanşist bir karşı iktidarın ortaya çıkmasını da ikinci risk olarak gösterdi.
Açıklamada şu ifadeler yer aldı:
“Biz, bir otoriterliğin başka bir otoriterlikle; bir kayırmacılığın başka bir kayırmacılıkla, bir yolsuzluğun başka bir yolsuzlukla yer değiştirmesini değişim olarak görmüyoruz.”
Davutoğlu, Türkiye’nin ihtiyacını “rövanş değil adalet, tasfiye değil restorasyon, kutuplaşma değil toplumsal barış” sözleriyle tanımladı.
“KAPSAMLI BİR AHLAK, ZİHNİYET, KURUM VE SİYASET DEVRİMİ”
Açıklamada Yarının Türkiye’si için gerekli görülen temel şartlar şöyle sıralandı:
- Herkese eşit işleyen adil bir sistem,
- İnsan onurunu esas alan demokratik hukuk düzeni,
- Düşünce özgürlüğüne dayalı zihniyet dönüşümü,
- Güçlü vatandaşlık bilinci,
- Tutarlı bir toplumsal ve siyasi ahlak,
- Üreten ve rekabet eden ekonomi,
- Sosyal adalet sistemi,
- Ehliyet ve liyakat temelinde işleyen devlet kurumları,
- Meşruiyetini yalnızca doğrudan milletten alan siyasal düzen,
- Dünyadaki büyük dönüşümleri okuyabilen stratejik akıl.
Davutoğlu, Türkiye’nin ihtiyaç duyduğu değişimi “kapsamlı bir ahlak, zihniyet, kurum ve siyaset devrimi” olarak nitelendirdi.
YOLSUZLUK, HUKUK VE LİYAKAT ELEŞTİRİSİ
Davutoğlu, üniversitelerin ve bilim kurumlarının uluslararası rekabette gerilediğini, eğitim niteliği ile istihdam arasındaki uyumun gelişmediğini savundu.
Siyasi kutuplaşmanın ortak aidiyet bilincine zarar verdiğini belirten Davutoğlu; yolsuzluk, kayırmacılık ve hesap vermeme anlayışının ahlaki değerleri aşındırdığını ifade etti.
Yargıya siyasi müdahale algısı ve hukuk kurallarının kişilere göre farklı uygulanmasının adalete duyulan güveni sarstığını kaydeden Davutoğlu, milletvekili ve belediye başkanı transferleri ile kayyum uygulamalarına da tepki gösterdi.
“Milletvekili ve belediye başkanı transferleri ile kayyum uygulamalarının artık günlük siyasi pratikler hâline gelerek normalleşmesi, halkın sandıkta ortaya koyduğu iradeyi anlamsızlaştıran, demokrasi ahlakına ve millî irade kavramına vurulan büyük bir darbedir.”
GELECEK PARTİSİ’NİN KURULUŞ SÜRECİNİ ANLATTI
Davutoğlu, AK Parti’de görev yaptığı dönem dâhil siyasi faaliyetlerini ahlak, liyakat ve dürüstlük temelinde yürüttüğünü belirtti.
Gelecek Partisi’nin 12 Aralık 2019’da, muhafazakâr siyasi birikimin yolsuzluklar, yasaklar ve yoksullukla anılır hâle gelmesini önlemek amacıyla kurulduğunu ifade etti.
Partinin siyasi baskılar, medya ambargoları, teşkilat binalarının mühürlenmesi, çalışanların işlerini kaybetmesi ve sosyal medya saldırılarıyla karşı karşıya kaldığını savunan Davutoğlu, buna rağmen sağlam bir siyasi duruş ortaya koyduklarını söyledi.
SAADET VE YENİ YOL SÜRECİNİ HATIRLATTI
Davutoğlu, 2021’de üç muhafazakâr partinin ortak ittifak kurması için yoğun çaba gösterdiklerini ancak bu girişimin sonuçsuz kaldığını belirtti.
2023 seçimlerinin ardından Saadet Partisi, daha sonra ise Yeni Yol Partisi adı altında Meclis grubu kurduklarını hatırlatan Davutoğlu, hedeflerinin muhafazakâr partilerin mümkünse tek parti, mümkün değilse organik bir ittifak içinde birleşmesi olduğunu kaydetti.
“HİÇBİR MAKAM TALEP ETMEDİK”
Davutoğlu, siyasi süreç boyunca herhangi bir makam ya da kişisel pazarlık içine girmediklerini belirterek şu ifadeleri kullandı:
“Hiçbir makam talep etmedik. Hiçbir şahsi pazarlığa girmedik. Herkesin peşinden koştuğu mevkileri arkamızda bıraktık; fakat arkamızda kul hakkı ve kamu hakkı bırakmadık.”
Parti teşkilatlarının fedakârlıklarını anlatan Davutoğlu, başarıyı yalnızca iktidara gelmek olarak görmediklerini söyledi.
ÇALIŞMALARINI FARKLI ALANLARDA SÜRDÜRECEK
Davutoğlu, mücadelesinin herhangi bir makamla başlamadığı gibi bir parti tüzel kişiliğiyle de sona ermeyeceğini belirtti.
Bundan sonra düşünce, ahlak, eğitim, bilim, kültür, uluslararası diplomasi, ekonomi ve toplumsal dayanışma başta olmak üzere farklı alanlarda Türkiye için çalışmaya devam edeceğini açıkladı.
Davutoğlu açıklamasını şu sözlerle tamamladı:
“Doğruyu teşvik edecek, yanlışa karşı uyarıcı sorumluluğumuzu sürdüreceğiz. Ve biz, Yarının Türkiye’si kuruluncaya kadar düşünmeyi, konuşmayı, uyarmayı ve milletimiz için çalışmayı sürdüreceğiz.”
Davutoğlu’nun açıklamasının tamamı şu şekilde:
YARININ TÜRKİYE’Sİ İÇİN
İnsanlık, köklü bir medeniyet kırılmasından geçmektedir.
İnsanın varoluşunu anlamlandıran düşünce sistemleri sarsılmakta; yapay zeka ve teknolojik dönüşüm, insan ile bilgi arasındaki ilişkiyi yeniden şekillendirmektedir. Arka arkaya yaşanan jeopolitik depremler, savaşlar ve soykırımlar, derinleşen ekonomik adaletsizlikler ve yeni-sömürgeci tahakküm biçimleri, İkinci Dünya Savaşı sonrasında kurulan uluslararası düzenin taşıyıcı sütunlarını yerinden oynatmaktadır.
Bu küresel altüst oluş yalnızca uluslararası sistemi değil, bölgesel dengeleri, ulusal kurumları ve toplumsal dokuları da derinden sarsmaktadır.
Türkiye, bütün bu kırılmaların kesişme noktasındadır. Tarihin fay hatları üzerinde bulunan ülkemiz, aynı anda hem son derece ciddi risklerle hem de büyük bir stratejik sıçrama imkanıyla karşı karşıyadır.
Önümüzdeki meydan okumaların risklerini asgariye indirmenin ve tarihin önümüze çıkardığı imkanları kalıcı bir güce dönüştürmenin şartları bellidir:
-
Herkese eşit işleyen adil bir sistem
-
İnsan onurunu esas alan demokratik hukuk düzeni
-
Düşünce özgürlüğüne dayalı özgün bir zihniyet dönüşümü
-
Farklılıkları ortak bir aidiyette buluşturan güçlü bir vatandaşlık bilinci
-
Tutarlı bir toplumsal ve siyasi ahlak anlayışı
-
Üreten ve rekabet eden bir ekonomi
-
Refahı topluma yayan sosyal adalet sistemi
-
Ehliyet ve liyakat temelinde işleyen devlet kurumları
-
Meşruiyetini yalnızca ve doğrudan millet iradesinden alan siyasal düzen
-
Dünyadaki büyük dönüşümleri doğru okuyabilen stratejik bir akıl
Özetle, Türkiye’nin ihtiyaç duyduğu değişim kapsamlı bir ahlak, zihniyet, kurum ve siyaset devrimidir.
Bugünkü tabloya baktığımızda, bu temel şartların birçoğunda ağır bir gerileme yaşandığını görmekteyiz.
Başta ülkenin geleceğini inşa eden üniversitelerimiz olmak üzere düşünce ve bilim kurumlarımız, uluslararası rekabette her geçen gün mevzi kaybetmektedir. İnsanlığın bilgi birikimini ve üretim süreçlerini hızla dönüştüren yapay zeka devrimi karşısında Türkiye, öncü ve kurucu bir aktör olmak yerine başkalarının ürettiği teknolojileri takip eden bir ülke olma tehlikesiyle karşı karşıyadır. Üniversite mezunlarının sayısı artarken eğitimin niteliği, özgür düşünce kapasitesi ve istihdamla uyumu aynı ölçüde gelişmemektedir.
Siyasetten topluma yayılan kutuplaşma, ortak aidiyet bilincimizi tahrip etmektedir. Birbirimizi vatandaş, komşu ve kader ortağı olarak değil; yenilmesi, susturulması veya tasfiye edilmesi gereken rakip kamplar olarak görmeye başladığımız ölçüde millet olma vasfımız zayıflamaktadır.
Yolsuzluk, kayırmacılık ve hesap vermezlik ahlaki değerlerimizi aşındırmaktadır. Yolsuzluk algısındaki gerileme artık inkar edilemeyecek boyutlardadır.
İnsan hakları ihlalleri, yargıya yönelik siyasi müdahale algısı ve hukuk kurallarının kişilere göre farklı uygulanması, adalete duyulan güveni sarsmaktadır. Bu durum, devlet ile vatandaş arasındaki güven ilişkisinin zayıfladığına dair ciddi bir uyarıdır.
Tarım ve sanayi başta olmak üzere üretim ekonomisinin yapısal sorunları derinleşirken, rant ve ayrıcalığa dayalı servet transferleri sosyo-ekonomik uçurumları büyütmektedir.
Ehliyet ve liyakat ilkelerinden sapılması, devletin kurumsal kapasitesini aşındırmaktadır. Kurumsal hafızaya ve ortak akla değil, kişisel iradelere dayalı karar alma süreçleri; öngörülemezliğe, tutarsızlığa ve bürokratik keşmekeşe yol açmaktadır.
Bütün bunların üzerinde yükselen en ağır sorun ise siyaset kurumunun ve siyasetçi kimliğinin tarihimizin en derin itibar kayıplarından birini yaşıyor olmasıdır.
Merkezi ve yerel yönetimlerde karşı karşıya bulunduğumuz yolsuzluk iddiaları, çürümüşlüğün tek bir siyasi kimliğe değil, bütün bir siyaset kurumuna sirayet etmiş olduğunu ortaya koymuştur.
Milletvekili ve Belediye Başkanı transferleri ile kayyum uygulamalarının artık günlük siyasi pratikler haline gelerek normalleşmesi, halkın sandıkta ortaya koyduğu iradeyi anlamsızlaştıran, demokrasi ahlakına ve milli irade kavramına vurulan büyük bir darbedir.
Siyasetin; geniş ufuklu ideallerin, toplumsal sorumluluğun ve kamu hizmetinin alanı olmaktan çıkarak dar çıkarların, kişisel kariyer hesaplarının ve makam pazarlıklarının alanına dönüşmesi, nitelikli ve ahlaklı insanların siyasetten uzak kalmasına veya siyasete girenlerin dışlanmasına yol açmaktadır. Çöl ikliminde gül ağacı yetişemeyeceği gibi çürüyerek çölleşen siyaset alanında da nitelikli ve ahlaklı siyaset adamları yetişmez.
Bugün yaşadığımız tam da budur.
Siyaset kirlenmekte, ahlaklı insanların siyasette kalmasının maliyeti her geçen gün artmakta ve milletimizin geleceğe ilişkin karamsarlığı derinleşmektedir.
Bu çerçevede, 2028 seçimlerine doğru ilerlerken, milletimizin geleceği bakımından iki tehlikeli senaryo konusunda uyarıda bulunmayı tarihi bir görev kabul ediyoruz.
“Cumhurbaşkanlığı Hükumet Sistemi” ile birlikte kuvvetler ayrılığı ilkesinin zayıflaması, denge ve denetim mekanizmalarının tümüyle ortadan kalkması ile güçlenen otoriterleşme eğiliminin hızlanması sonucunda zaten büyük zaaf gösteren çoğulcu demokratik hukuk düzeni yerini kalıcı bir otoriter yapıya bırakabilir.
Bu tehlike, herhangi bir cumhurbaşkanının şahsından bağımsızdır. Sorun, kişiden öte bir sistem sorunudur. Çoğulculuğu değil, çoğunluğu önceleyen bir sistemin Türkiye’yi taşıma kapasitesi ve ihtimali bulunmamaktadır. Bu çerçevede, ilk defa partimizce hazırlanarak kamuoyu ile paylaşılan “Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem”e geçiş Türkiye için bir tercih değil zorunluluktur.
Gücün tek elde toplanması; Meclisin denetim yetkisinin zayıflaması, yargı bağımsızlığının tartışmalı hale gelmesi ve bürokrasinin kurumsal sorumluluk yerine kişisel sadakate göre şekillenmesi, devlet düzenini kırılgan hale getirir.
Bu sürecin en tehlikeli yönü ise otoriter düzenin kalıcılığının milli ve manevi değerler üzerinden meşrulaştırılmasıdır. Milli ve manevi değerler hiçbir iktidarın sınırsız gücünü meşrulaştırma aracı değildir. Aksine bu değerler, gücü ahlak ve hukukla sınırlama sorumluluğu yükler.
Bir diğeri; otoriterleşmenin, yolsuzlukların, gelir adaletsizliğinin, yasakların ve hukuk ihlallerinin doğurduğu öfke dalgasının rövanşist bir karşı iktidara dönüşmesi tehlikesidir.
Yoksullaşan, adalete güvenini kaybeden ve özellikle genç kuşakları gelecek ümidinden mahrum kalan bir toplumda biriken tepki, demokratik bir yenilenme kadar sert bir hesaplaşmayı da doğurabilir. Böyle bir iktidar değişikliği, geçmişin yanlışlarını düzeltmek yerine yeni mağduriyetler üretebilir; toplumsal fay hatlarını harekete geçirebilir ve ülkeyi birbirini tasfiye etmeye çalışan kamplara bölebilir. Bu bağlamda, çevremizde birçok ülkede yaşanan iç gerilimlerden gerekli dersleri almak zorundayız.
Biz, bir otoriterliğin başka bir otoriterlikle; bir kayırmacılığın başka bir kayırmacılıkla, bir yolsuzluğun başka bir yolsuzlukla yer değiştirmesini değişim olarak görmüyoruz.
Türkiye’nin ihtiyacı rövanş değil adalet, tasfiye değil restorasyon, kutuplaşma değil toplumsal barıştır.
Kurulduğumuz günden bu yana siyasi mücadelemizi, Türkiye’nin bu iki karanlık senaryodan herhangi birine mahkum olmaması için verdik.
Bizim için siyaseti anlamlı kılan temel ilke, siyasi ahlaktır. AK Parti’de görev yaptığımız dönem dahil tüm siyasetimizin pusulası ahlak, liyakat ve dürüstlük olmuştur.
Mensubu bulunduğumuz eski partimizde çabalarımız sonuç vermeyince, en az üç neslin alın teri üzerinde yükselen muhafazakar siyasi birikimin; yolsuzluklar, yasaklar ve yoksullukla anılır hale gelmesini önlemek amacıyla demokrat muhafazakar bir alternatif oluşturmak için çalıştık.
Güçlü ve ahlaklı bir muhafazakar alternatifin iktidarı daha dikkatli davranmaya sevk edeceğine; muhafazakar camianın kaybetmeye başladığı ahlaki üstünlüğü yeniden kazanmasına katkı sağlayacağına; muhtemel rövanşist eğilimleri engelleyeceğine, dini ve milli değerlerin siyasi yanlışlar yüzünden toplum nezdinde itibar kaybetmesinin önüne geçeceğine inandık.
Bu amaçla her türlü fedakarlığı yapmaya hazır olduğumuzu ifade ettik ve 12 Aralık 2019’da Gelecek Partisi’ni kurduk. Partimiz uzun bir süreden sonra iktidardan ayrılarak kurulan ilk parti olarak bir dalgakıran gibi daha sonra kurulacak partilerin de önünü açtı.
Gelecek Partisi, güçlü bir programla ve kurucu kadrosu ağırlıklı olarak muhafazakar tabandan gelmiş olmakla birlikte, Türkiye’nin toplumsal ve siyasal çeşitliliğini yansıtan ve tüm kesimleri eşit seviyede kucaklayan geniş bir kadroyla yola çıktı. Bu güçlü çıkış dolayısıyla kurulduğu andan itibaren siyasi baskılarla, medya ambargolarıyla ve kamuoyu algısını yönlendirmeye dönük manipülasyonlarla mücadele etti. Tutulan il binaları mühürlendi, teşkilat mensupları ve yakınları işlerini kaybetti, kurucu arkadaşların kendileri ve evleri saldırılara maruz kaldı, organize trollerin saldırıları ile etkisi kırılmaya çalışıldı.
Bütün bu engellemelere rağmen sağlam bir siyasi vizyon, sarsılmayan bir siyasi irade ve duruş ortaya koyduk. Türkiye siyasi tarihinde bir ilki ve özgün bir örneği teşkil eden Gölge Kabinemizi kurduk. Bütün temel politika alanlarında bugün de geçerliliğini koruyan kapsamlı eylem planları hazırladık. Ülkenin dört bir yanında temiz, cesur ve fedakar insanlardan oluşan teşkilatlar oluşturduk.
2021 yılında, “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi”nin ittifakları zorunlu kılan yapısını da dikkate alarak üç muhafazakar partinin ortak bir ittifak kurması için yoğun çaba gösterdik. Bu teşebbüs sonuçsuz kalınca, kutuplaşmanın doğurabileceği rövanşizm tehlikesini önlemek ve toplumsal uzlaşma zemini oluşturmak amacıyla ana muhalefet partisini beş milliyetçi-muhafazakar partiyle dengeleyen ittifak yapısı içinde yer aldık.
2023 seçimlerinden sonra alternatif muhafazakar siyasetin hem Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde bir grup olarak temsil edilmesi hem de geleceğe yönelik güçlü bir alternatif oluşturması için parti ismimiz dahil her türlü fedakarlığı yaparak ilk aşamada Saadet Partisi, daha sonra ise Yeni Yol Partisi adı altında Meclis Grubu kurduk. Baştan itibaren bu yeni grubun öncelikle kendi içinde daha sonra da diğer muhafazakar partileri de kapsayacak şekilde mümkünse birleşerek tek parti olması, mümkün değilse organik bir ittifak kurması için çaba gösterdik. Ancak bu çabalarımız da sonuçsuz kaldı.
Öte yandan, parti farkı gözetmeksizin yaygınlaşan siyasi ahlak erozyonu ve milletvekili transferleri, güçlü bir alternatif siyaset oluşturma çabalarımızı daha da zorlaştırdı ve partilerimizin toplum nezdindeki gücünü sarstı.
Bu süreçlerin tümünde samimiyetimize Rabbimiz, milletimiz ve birlikte yürüdüğümüz yol arkadaşlarımız şahittir.
Hiçbir makam talep etmedik.
Hiçbir şahsi pazarlığa girmedik.
Herkesin peşinden koştuğu mevkileri arkamızda bıraktık; fakat arkamızda kul hakkı ve kamu hakkı bırakmadık.
İlahi kelamın öğrettiği üzere, “izzetle girdiğimiz yerlerden izzetle çıkmak” niyazında bulunduk. Her türlü saldırı, iftira ve hakarete maruz kaldık ama hiçbir kınayıcının kınamasından korkmadan temsil ettiğimiz manevi ve tarihi mirası itibar kaybına maruz bırakmadık.
Olduğumuz gibi görünmekten, göründüğümüz gibi olmaktan vazgeçmedik.
Bulunduğumuz makamlarda yetkilerimizi kullanırken, Allah rızası ve kul hakkı korkusuyla yüreğimiz titredi ama devletimizin bekası ve milletimizin hukukunun gerektirdiği en zor şartlarda bile karar alırken ve talimat verirken sesimiz ve elimiz titremedi.
Her türlü baskıya, tehdide ve çıkar teklifine rağmen Gelecek Partisi’nin ilkelerini sebatla savunmaya devam eden kadrolarımız, giderek kirlenen siyasi iklimin yüz aklarıdır.
Ailesinin rızkından keserek il ve ilçe binasının kirasını ödeyen teşkilat mensuplarımız; Partimize katıldıkları için işleriyle, çevreleriyle ve hatta en yakınlarıyla karşı karşıya kalmayı göze alan Gelecek Gönüllülerimiz;
Yalnızca partileri için değil, kendi gelecekleri ve ülkelerinin yarınları için ter döken gençlerimiz;
Sevgileri, cesaretleri ve fedakarlıklarıyla partimizi büyük bir aile ocağına dönüştüren kadınlarımız;
Siyasetin; adı bilinmeyen, makam peşinde koşmayan, fakat bütün yükünü omuzlayan gerçek kahramanlarıdır.
Onların fedakarlığı, hiçbir anket manipülasyonuyla yok sayılamaz. Çünkü ahlaklı bir mücadelede başarı, yalnızca iktidara gelmek değildir. Başarı, herkes savrulurken istikameti korumak; herkes susarken doğruyu söylemek, herkes mal ve makam peşinde koşarken emanete sadık kalmaktır.
Bütün bu çetin süreçler sonrasında bugün; yine ilahi kelamın “Allah, hiçbir kimseye gücünün yeteceğinden fazlasını yüklemez” hükmü mucibince Rabbimize “Şahit ol Yarab! Bu çürümüşlüğün ve yozlaşmanın yaşanmaması için biz elimizden geleni, gücümüzün yettiğini yaptık” niyazında bulunma makamındayız.
Geldiğimiz noktada, genelde siyasi sistemin, özelde ise parti siyasetinin büyük bir çıkmaza girdiğini görüyoruz.
Bir tarafta gücün tekelleşmesi, diğer tarafta alternatif siyasal güçleri etkisizleştiren parçalanma ile karşı karşıyayız. Siyasetin üst kademelerinde başlayan yozlaşma; parti farkı gözetmeksizin siyasi kadrolara, ardından sivil toplum kuruluşlarına ve nihayet toplumun her katmanına sirayet etmektedir.
Mevcut siyasi mekanizmaların kendi kendini düzeltebilme kapasitesi büyük ölçüde tükenmiştir. Türkiye’nin siyasi düşünce ve demokrasi tarihinde belirleyici olmuş üç ana akım, bugün ciddi bir varoluş sınamasıyla karşı karşıyadır.
Muhafazakarlığı, milliyetçiliği ve çağdaşlaşma düşüncesini savunan herkesi günlük siyasetin dar kalıplarının dışına çıkarak hızla değişen dünya şartları karşısında köklü bir zihniyet devrimi gerçekleştirmeye çağırıyoruz. Muhafazakarlar ahlaki özü, milliyetçiler eşit vatandaşlığı, çağdaşlaşma düşüncesini savunanlar evrensel değerleri milli değerlerle buluşturmayı hedeflemelidir.
Dünün tarih yorumları üzerinden sürdürülen kavgalarla;
Bugünün güç ve çıkar mücadelelerinin ürettiği kutuplaşmalarla;
Kişilere bağlı, kurumsallıktan uzak ve ahlaki ilkelerden yoksun siyaset anlayışıyla Yarının Türkiye’si kurulamaz.
Bu değerlendirmeler ışığında, partimizin yetkili kurulları ve Gelecek Partisi’ni bugüne taşıyan dava arkadaşlarımızla yaptığımız istişareler neticesinde, kirlenmiş siyasi iklimin bir parçası olmamak amacıyla parti siyasetinden çekilme ve Gelecek Partisi’nin siyasi faaliyetlerini sonlandırma kararı almış bulunuyoruz.
Bu, bir teslimiyet kararı değildir.
Bu, ahlaki bir mesafe koyma kararıdır.
Bu, siyasetten vazgeçiş değil; herkese, siyaseti yeniden düşünme çağrısıdır.
Bu, Türkiye mücadelesinden çekilmek değil; Türkiye’ye karşı sorumluluğumuzu günlük siyasi hesapların üzerine çıkarmaktır.
Yarının Türkiye’si; düşünce özgürlüğünün, liyakatin, hukukun, üretimin, sosyal adaletin, eşit vatandaşlığın, kurumsal etkinliğin, toplumsal barışın, özgün düşüncenin ve stratejik aklın Türkiye’si olmalıdır.
Bizim mücadelemiz, herhangi bir makamla başlamadığı gibi herhangi bir parti tüzel kişiliğiyle de sona ermeyecektir.
Bundan sonra da düşünce, ahlak, eğitim, bilim, kültür, uluslararası diplomasi, ekonomi ve toplumsal dayanışma başta olmak üzere her alanda ülkemiz için çalışmaya devam edeceğiz.
Doğruyu teşvik edecek, yanlışa karşı uyarıcı sorumluluğumuzu sürdüreceğiz.
Ve biz, Yarının Türkiye’si kuruluncaya kadar düşünmeyi, konuşmayı, uyarmayı ve milletimiz için çalışmayı sürdüreceğiz.

