İftarlar Çadır Tiyatrosuna Dönmesin
Bir tarihçi için bazı sahneler unutulmazdır. Çünkü onlar yalnızca bir ânı değil, bir zihniyetin başlangıcını temsil eder.
1995 yılında Üsküdar Belediyesi’nin meydanda kurduğu kıl çadırda verilen ilk iftarı hatırlıyorum. Çadırın dışına “Ücretsiz İftar Yemeği” yazısı asılmıştı. Bu ibarenin ardında mahcup bir iyilik duygusu vardı. İhtiyaç sahibine uzanan bir el, gösterişten uzak bir hayır telaşı…
Kanaatimce o günkü manzara samimiydi.
Fakat tarih bize şunu öğretir: Niyetler sabit kalsa bile uygulamalar zamanla şekil değiştirir. Aradan geçen yıllar içinde bu sade hayır pratiği yavaş yavaş başka bir şeye dönüştü. Belediyeler öncülüğünde başlayan ücretsiz iftar geleneği, hizmet olmaktan çıktı; sayıyla, metrekareyle, katılımcı adediyle ölçülen bir rekabete evrildi. Kim daha büyük çadır kurdu, kim daha kalabalık topladı, kim daha çok fotoğraf verdi…
Ve sonunda iftar mekânları, birer ibadet sofrası olmaktan ziyade birer gösteri alanına dönüştü.
İşte itirazım tam burada başlıyor:
İftar, çadır tiyatrosuna dönmemeli.
Elbette Türk kültüründe çadır tiyatrosunun, orta oyununun, tuluatın müstesna bir yeri vardır. Orta Asya’dan beri hayme-nişin eğlenceler bu coğrafyanın geleneğidir ve yaşamalıdır. Benim sözüm sanata değil. “Çadır tiyatrosu”nu bir mecaz olarak kullanıyorum: Gösterişi, nümayişi, seyirlik hâle gelmiş bir hayır anlayışını anlatmak için…
Çünkü iftarın esası seyir değil, sükûttur.
Kalabalık değil, paylaşmaktır.
İslam geleneğinde iftar; fakirin gözetildiği, zenginin tevazu gösterdiği, aynı lokmanın bölüşüldüğü bir mahviyet sofrasıdır. Tanıdık tanımadık herkese kapı açmak, ahali-i İslâm’ı davet etmek, nimeti birlikte tüketmek esastır.
Bugün ise manzara başka: protokol sıraları, sponsor logoları, sahne ışıkları, sunucular, kameralar…
Sofra geri planda, dekor ön planda.
Bu, hayır değil; organizasyondur.
Amaç Kayması
Bugün mesele sadece israf ya da gösteriş değildir. Daha derin bir kırılmayla karşı karşıyayız. Dinî ritüeller, asli mahiyetinden koparılıp kamusal ve siyasî bir vitrine dönüştürülmüş durumda.
İftar, teravih, kandil, hatta mukabele bile artık ibadet atmosferinden ziyade bir temsil aracına benziyor. Kalabalıklar görünürlük enstrümanı, sofralar meşruiyet sahnesi, Ramazan ise kamusal itibar üretme mevsimi gibi kullanılıyor.
Oysa ibadet, kul ile Allah arasındaki bağdır.
Bugün bu bağın arasına mikrofonlar, kürsüler, pankartlar ve kameralar giriyor. Samimiyet geri çekiliyor, gösteri öne çıkıyor. Ritüel, ruhunu kaybedip bir propaganda dekoruna dönüşüyor.
Bu hâl ne dine hizmettir ne topluma.
Bu, kutsalı araçsallaştırmaktır.
Ramazan’ın Aslı
İslam ve Türk-İslam geleneğinde Ramazan’ın omurgası açıktır:
Kur’an-ı Kerîm okumak, mukabele yapmak, zekât vermek, sadakayı artırmak, nefsin terbiyesiyle meşgul olmak…
Ramazan eğlenme ayı değil; arınma ayıdır.
Şatafat değil; infak ayıdır.
Gürültü değil; tefekkür ayıdır.
Eski Ramazanları anlatan arşiv kayıtlarına ve hatıratlara baktığınızda camilerde mukabele halkaları, evlerde Kur’an sesleri, mahalle aralarında sessizce dağıtılan erzak bohçaları görürsünüz. Göze sokulan değil, gizlenen hayır makbuldür. Sağ elin verdiğini sol el bilmez.
Bugün ise Ramazan’ın yalnızca “şenlik” kısmı seçilip alınmaktadır. Işıklar, sahneler, konserler, festival mantığı…
Bu yaklaşım bizim medeniyetimizin içinden çıkmış değildir. Daha çok dışarıdan, folklorik ve egzotik bir bakışın ürünüdür. Ramazan’ı manevî bir iklim olmaktan çıkarıp turistik bir panayıra çeviren bu zihniyet yerli değil; oryantalisttir.
Bizim geleneğimizde Ramazan seyredilmez; yaşanır.
Mevsimlik Dindarlık
Bir başka yara daha var.
On bir ay boyunca dinle, ahlakla, ölçüyle hiçbir bağ kurmayan; toplumun değerlerini hiçe sayan; her türlü savrulmayı normalleştiren kimselerin Ramazan gelince bir anda “dindar” görüntüsüne bürünmesi…
İbadet kostüm değildir.
Takva mevsimlik değildir.
Ramazan, insanın kendini düzeltme çabasıdır; imaj tazeleme kampanyası değil. Hayatın tamamına sirayet etmeyen dindarlık, sadece temsilden ibaret kalır.
Çünkü insanlar sözden çok tutarlılığa bakar.
Mazlumları Unutmamak
Bir de unutmamamız gereken daha ağır, daha yakıcı bir hakikat var.
Biz burada sofraların sadeliğini konuşurken Filistin’de, bilhassa Gazze’de insanlar bombaların gölgesinde oruç açıyor. Bir lokma ekmek, bir yudum su, bir güvenli akşam artık lüks hâline gelmiş durumda.
Öte yanda Doğu Türkistan’da Ramazan’ı yaşamak dahi başlı başına bir suç sayılıyor; oruç tutanlar cezalandırılıyor, ibadet edenler baskı altında tutuluyor.
Bir yerde iftar bomba sesiyle bölünüyor,
diğer yerde sahur korkuyla yapılıyor.
Böylesi bir tabloda şatafatlı sofralarla oyalanmak vicdana sığar mı?
Hiç olmazsa oruçlu ağızlarımızla, mahcup kalplerimizle onları dualarımızdan eksik etmeyelim.
Netice-i kelâm
İftarlar elbette olsun.
Paylaşım artsın, sofralar çoğalsın.
Ama bunlar sessizce olsun.
Gösterisiz olsun.
Reklamsız olsun.
İftar sahne değil sofradır.
Reyting değil rahmettir.
Kalabalık değil berekettir.
Acizâne, fakirane ve fakat halisane bir isteğim var:
Bu Ramazan’ı gösteriden arındıralım.
İbadetin samimiyetini siyasetten, hayrı reklamdan, ibadeti nümayişten kurtaralım.
Ve bilhassa…
Ramazan’ı bir tiyatro ve ekran dekoruna çevirmeyelim.
Bırakalım, yeniden kalbimizin içinde kalsın.

YORUMLAR