Görünmeyen Kule Artık Gökyüzünde Değil, Cebimizde
Bir zamanlar hapishaneler suçlular içindi.
Bugünse herkes içeride.
Kapılar yok.
Parmaklıklar yok.
Gardiyan yok.
Ama yine de kaçamıyoruz.
Çünkü artık kilit demirden değil, veriden yapılmış.
Jeremy Bentham’ın 18. yüzyılda tasarladığı Panoptikon, tarihin belki de en masum görünümlü ama en tehlikeli icadıydı: Ortada bir kule, çevrede hücreler. Gözetmen görünmez, mahkûm görünür. İzlenip izlenmediğini bilmeyen insan, kendini hizaya sokar.
Sopa gerekmez.
Bağırmaya gerek yoktur.
İnsan kendi gardiyanına dönüşür.
Bentham bir hapishane çizdiğini sanıyordu.
Oysa modern dünyanın yönetim planını çizmişti.
Bugün fark ediyoruz ki Panoptikon bir bina değilmiş.
Bir zihin tekniğiymiş.
Ve artık hepimizin zihnine kurulmuş durumda.
Panoptikon Mantığı: İktidarların Sessizleşmesi
Michel Foucault’nun işaret ettiği gibi modern iktidar bağırmaz.
Çünkü bağıran iktidar zayıftır.
Modern iktidar fısıldar.
Hatta çoğu zaman hiç konuşmaz.
Sadece bakar.
Bakılma ihtimali, cezadan daha etkilidir.
Bu yüzden Panoptikon yalnızca hapishanede kalmadı.
Okula girdi.
Kışlaya girdi.
Hastaneye girdi.
Fabrikaya girdi.
Bürokrasiye yerleşti.
Şimdi ise son durağına ulaştı:
Dijital dünya.
Ve burada artık gözetim mimari değil, algoritmik.
Dijital Panoptikon: Algoritmaların Gardiyan Olduğu Çağ
Bugün kule betonarme değil.
Sunucu odalarında.
Veri merkezlerinde.
Bulut sistemlerinde.
Artık bizi izleyen gardiyan değil; kod. Evet basit bir yazılım kodu.
Her aramamız,
her beğenimiz,
her konumumuz,
her alışverişimiz…
Bir veri hücresine kaydediliyor. Kendi kendimizin arşivini tutuyoruz.
Üstelik gönüllü olarak.
Fotoğraflarımızı biz yüklüyoruz.
Mahremiyetimizi biz ifşa ediyoruz.
Hayatımızı biz raporluyoruz.
Sonra da “beni kim izliyor?” diye soruyoruz.
Sorunun ironisi şu: Herkes. Herkesi izliyor. İzlemede geç kalan sanayi çağını kaçırmış devletler gibi veri çağını kaçırdığını düşünüyor. Kimler mi bunlar?
Şirketler.
Devletler.
Reklam ağları.
Yapay zekâ modelleri.
Ve en kötüsü:
Bizim yerimize karar veren algoritmalar.
Çünkü dijital Panoptikon yalnızca izlemez.
Yönlendirir.
Ne düşüneceğimizi,
neyi satın alacağımızı,
hangi habere öfkeleneceğimizi,
kime oy vereceğimizi…
sessizce şekillendirir.
Biz seçim yaptığımızı sanırız.
Oysa seçenekler çoktan seçilmiştir.
Özgürlük hissi bir kullanıcı deneyimidir artık.
Gerçek değil.
Dünya: Küresel Gözetim İmparatorluğu
Bugün dünya tarihinin en büyük gözetim ağı kurulmuş durumda.
Bir tarihçi olarak söylüyorum hiçbir imparatorluk hiçbir devlet bu kadar kapsamlı bilgi toplayamadı.
Ne Roma,
ne Osmanlı,
ne Britanya,
ne Sovyetler.
Bugün birkaç teknoloji şirketi, milyarlarca insanın davranış haritasını çıkarabiliyor.
Hangi saat uyanıyoruz,
hangi kelimeye gülüyoruz,
hangi korkuya sahibiz,
hangi ürünü satın alacağız…
Her şey ölçülüyor.
Çünkü çağımızın petrolü toprak altından değil, insanın içinden çıkarılıyor.
Adı: veri.
Artık insanlar yurttaş değil, veri seti.
Kimlik değil, profil.
Hikâye değil, istatistik.
Demokrasi sandıkta değil, algoritmada şekilleniyor.
Siyasi kampanyalar seçmeni ikna etmiyor; hedefliyor.
Reklamlar ürünü anlatmıyor; bilinçaltına sızıyor.
Dünya, farkında olmadan yeni bir rejime geçti:
Dijital feodalizm.
Toprak ağaları yerine platform ağaları var.
Toprak yerine veri sahipliği var.
Ve kullanıcı dediğimiz şey, aslında modern serf.
Ücretsiz hizmet karşılığında hayatını kiralıyor.
Türkiye: Gözetimin Sessiz Normalleşmesi
Asıl mesele burada başlıyor.
Çünkü bu küresel yapı Türkiye’de daha kırılgan bir zemine oturuyor. Bizim tarihimiz zaten güçlü bir “devlet gözü” geleneği taşıyor. Nüfus defterleri, fişlemeler, arşivler, istihbarat raporları…
Gözetim bizim için yeni değil.
Sadece biçim değiştirdi.
Eskiden dosya vardı, şimdi veri tabanı var.
Eskiden muhbir vardı, şimdi algoritma var.
Eskiden takip zahmetliydi, şimdi otomatik.
Bugün:
- Her köşe başında kamera
- Her telefonda konum takibi
- Her sosyal medya paylaşımında dijital iz
- Her e-devlet işleminde veri kaydı
Hayatımızın tamamı kayıt altında.
Üstelik biz buna “kolaylık” diyoruz.
Hızlı işlem yapabildiğimiz için özgür olduğumuzu sanıyoruz.
Oysa hız arttıkça denetim derinleşiyor.
Türkiye’de tehlike şu:
Gözetim, güvenlik gerekçesiyle meşrulaştırılıyor.
Ve toplum buna kolayca razı oluyor.
Çünkü güvenlik korkusu, özgürlük talebinden daha güçlü.
İnsanlar mahremiyetini savunmuyor.
“Bana dokunmayan yılan…” psikolojisiyle susuyor.
Fakat Panoptikon’un mantığı şudur:
Bugün başkasını izleyen sistem, yarın seni izler.
Gözetim asla tek yönlü kalmaz.
Ve hiçbir iktidar, elindeki bu gücü kullanmamaya gönüllü olmaz.
Mahremiyet Giderse İnsan Gider
Burada mesele teknik değil, ahlâkidir.
Çünkü mahremiyet yalnızca gizlilik değildir. Şahsiyetin son kalesidir.
İnsanın kimse bakmazken kendisi olabilme hakkıdır.
Sürekli izlenen insan rol yapar.
Rol yapan insan kişiliğini kaybeder.
Kişiliğini kaybeden toplum ise kolay yönetilir.
İşte Panoptikon’un nihai amacı budur:
İsyan/itiraz etmeyen,
soru sormayan,
itaat eden,
kendini sansürleyen insanlar üretmek.
Kelepçesiz tutsaklar.
Son Soru: Gerçekten Özgür müyüz?
Bugün kimse bizi zorla susturmuyor. Ama yine de susuyoruz.
Kimse bizi zincirlemiyor. Ama yine de aynı yerde kalıyoruz.
Çünkü zincir görünmezse, insan onu özgürlük sanıyor.
Belki de çağımızın en büyük ironisi bu:
Tarihin en fazla gözetlenen nesli, kendini tarihin en özgür nesli zannediyor.
Bentham’ın ithal gözetim kulesi hâlâ ayakta. Sadece artık taş değil.
Ekran.
Ve biz her sabah o kuleye kendi ellerimizle bağlanıyoruz.
“Kimsenin bilmediğini sandığımız” Şifreyi girerek.

YORUMLAR